Göç Koşullarında Kuzinel Çarpışmalar…

Bana ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim…

Yiyecek ve içecekler içimiz ve dışımız arasındaki keskin sınırı geçebilen nadir şeylerden biri olarak iki uç hissiyatımıza kaynaklık eder: zehirlenme ya da kirlenme tehlikesi ve şifa ya da afiyet bulma beklentisi. Bu hissiyata koşut olarak bu sınırı geçmesine izin verdiklerimiz kim olduğumuzu tanımlayan aidiyet referanslarımızdır aynı zamanda. Dolayısıyla, en bireysel haliyle yeme-içme düsturları “öznelliğimizin mihveridir” (Luton 1996, 1). Bireyselden toplumsala doğru yeme düsturları kapsayıcı ve dışlayıcı olarak iki yönlü bir işlev kazanır. Her şeyden önce bu düsturlar kendimize benzeyen insanlar kategorisi olarak bize hangi gıdaların izinli, lezzetli ve yararlı olduğuna işaret eder. İngilizce arkadaşlık/yoldaşlık (companionship) kelimesinin Latince “ekmek paylaşan” anlamında cum panis kelimesinden türemiş olması bu çerçeveden anlam kazanır (Anderson 2005: 125).

Bu nedenle olmalı ki, topluluk-içi yeme yiyeceklerin güvenilirliği ve uygunluğunun güvencesi olarak algılanır. İranlı göçmen annelerin helal perhize uygun olmasına karşın çocuklarını fast-food yiyeceklerden uzak tutmaya çabalaması bu algının bir yanısmasıdır (Harbottle 2000: 62). Yeme düsturlarına ilişkin bu kuzinel muhafazakarlığın (Gabaccia 1998) temellendiği biz ve onlar ayrımı uluslaşma süreciyle birlikte yeme-içme düsturları üzerinden bayraklaşmıştır (Zubadia 1994: 33, 37). Kimi zaman tanık olduğumuz, baklavanın ya da kebabın kime ait olduğu tartışması, tıpkı ulusal kimlikler gibi keskin ve bağdaşık kuzinel sınırlar olduğunu varsayan, ulus-devlet anlayışının barındırdığı tüm gerginliğin sofralarımıza taşınmasıdır. Yediklerimiz içtiklerimiz midemizle ilgili olduğu kadar biz/dahili ve onlar/harici alanlara ilişkin “kapsama ve dışlama” ile ilgilidir. Düşünür Jean Anthelme Brillat-Sawarin’in iki asır öncesinden seslenir “Bana ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.”

À la carte kuzinel kimlikler, Tabaklar Karışırken…

Belirli bir kuzinel repertuarı oluşturan materyalin ulaşılabilirliği bu menüleri belirli bir coğrafya ve dolayısıyla belir bir topluma mahsus düşünmeyi mümkün kılarken taşınabilirlik kazanan her bir malzeme özgün bir yemeğin pişirildiği coğrafyanın da genişlemesini beraberinde getirmiştir. Söz gelimi, sanayileşmeyle birlikte üretimin kitleselleşmesi ve tektipleştirilmesi, bu kitlesel üretimin gelişen muhafaza teknolojileriyle uzun süre saklanabilmesi, yeni ulaşım sistemleriyle perakendeleştirilebilmesi ve ticarileşmesi yeni çağın başında mutfaklarımızı yeniden şekillendirdi (Goody 1997: 338). İçinde yaşadığımız Bilgi Çağı’nda ise ortaya çıkan “toplumsal-aşırı kültürel süreçler” (Featherstone 1990) ile başka bir dönüşümü henüz yaşamaktayız.

Bu yeni dönemin belki de en başat aktörü göçmenler tencelerini dünyanın bir yanından diğerine taşırken kaynattıkları ve taşırdıklarıyla yeni bir mutfak biçimi oluşturmaktalar. Bu yeni küresel mutfakta yeme-içme düsturları bir kültür kategorisine sabitlenmiş tabildot olarak değil çorbası dünyanın bir ucundan tatlısı diğerinden á la carte menüler olarak tüketiliyor. Jerome 1979 yılında yeni kentli yeme-içme düsturlarına ilişkin gerçekleştiremediği araştırmasını sonuçlandırırken yiyecek ve içecek çeşitliliğinin zenginleşmesi, yeni yaşam tarzlarının ortaya çıkışı ve toplumsal uyaranlardaki artışlara işaret ederek “günümüz Amerikan kent yaşamındaki bireysel perhiz modellerinin gelişimi”nin “klasik etnografik araştırmalar ile temsil edilmesi oldukça zor” bir hale geldiğini belirtiyor (1975: 110). Jerome’un ethnografik bir çalışma için “meydan okuma” olarak gördüğü bu zorlaşmayı kültür, kimlik ve yeme-içme düsturları gibi kategoriler arasındaki sabitlemeye ilişkin aşınmanın bir yansıması olarak düşünmek gerekir.

Bugün çeşitli malzeme repertuarlarına erişimi olan bir kimse için sabit bir kuzinel kültürden bahsetmek yerine bir dizi farkı kuzinel kültür arasında zengin bir oynama alanından bahsetmek daha doğru olacaktır. Bu nedenle, Jerome’un saptamaları Gabaccia’nın “yemek ile oynama” metaforunu çağrıştırır. “Musevi üretir Musevi tüketir” düsturundan “Musevi yemeklerinden hoşlanmak ya da pişirmek için Musevi olmak zorunda değilsin” anlayışına doğru bariz bir geçiş yaşanmıştır (Gabaccia 1998: 3-5). Moly Schuchat’in belirttiği gibi “mesele bundan böyle ‘ne yiyorsan osun’ değil ‘ne olmak istiyorsun onu yersin’dir” (alıntı Kalcik 1984: 55).

Bu ulaşılabilirliğin bir diğer sonucu “egzotik olanı deneyimle” ideolojisi “heyecan, macera, farklılık, hayata ve diğer kültürlere ilişkin yeni bir bakış açısı sağlamanın bir aracı olarak” çağdaş bireyin “çokbilmişlik ve fark”ını inşa etmesinde önemli bir işlev kazanır (Lupton 1996: 127). Diğer bir deyişle, “egzotik diğerini” yeme düsturları üzerinden deneyimlemek çağdaş kozmopolit kimliğin önemli bir yapı taşıdır. Bu çözülmeye koşut olarak yeme düsturları salt etnik, ulusal ve inançsal kimliklerin göstereni olmanın ötesinde yeni anlamlar da kazanmaktadır. Örneğin, bugün bir çok kişi “organik” ya da “adil ticaret” etiketli ürünler kuzinel tercihler verili olan kültürel, iktisadi ve siyasi sisteme karşı alternatif bir kimliğin göstereni olarak tüketmektedir (Kalcik 1984: 55).

Gurbette Kuzinel Karşılaşmalar, Türkün Suşi ile İmtihahı…

Fakat, elbetteki yeni bir şeyin ulaşılır olması doğrudan mevcut kültürel ve sosyal kodlar içerisinde eriyeceği anlamına gelmiyor. Helal ya da koşer perhizine uygun ürünler örneğinde olduğu gibi, çok kültürlü ve çok mutfaklı göçmen kentlerdeki kuzinel karşılaşmalara karşı güvenli sığınaklar oluşturuluyor. Gurbette de olsa Müslüman mahallesinde salyangoz hoş görmülmüyor. Kuzinel karşılaşmalara dair rahatsızlıkların bizdeki belki de en somut tezahürlerini Yemekteyiz programının hemen her bölümünde izlemek mümkün. Aynı kişi bir katılımcının menüsüne “Mercimek çorbası mı? Eee ne var ki bunda” diyerek içeriğin sıradanlığına dair eleştirirken bir başka katılımcının menüsünde geçen “Meksika usülü” lafzını “bizden bir şey yok muydu?” diyerek yerebiliyor örneğin. Programın her bölümünde “Türk Damak Tadı”na ilişkin kaygılar dile gelirken, kimi katılımcıların bu alandan uzak düşen tercihleri neredeyse bir çeşit ihanet olarak tartışılıyor.

Benim de böylesi ilginç bir karşılaşmayı izleme şansım oldu. Aynı üniversiteden mezun insanların Londra’da kurmuş olduğu bir derneğin aylık toplantısı ardından Japon mutfağından türetme bir restoranda buluştuk. Dernek üyeleri almış oldukları eğitime koşut olarak ya profesyonel meslek sahibi ya da yüksek lisans öğrencisi olarak bulunuyor bu ülkede. Dolayısıyla Türkiye’den yaşanan göçün ‘olağan şüphelileri’nden oldukça farklı profile sahip bir topluluk söz konusu olan. Diğer yandan, illaki iktisadi değilse de, yüksek eğitim profiline sahip üyelerin bir çoğu için bu toplantılar, illaki siyasi değilse de, yakın sosyo-kültürel kodlara sahip kimselerle sohbet etme olanağı anlamına geliyor.

Dolayısıyla, yemek ve içmek sıla hasreti giderilen bu sohbetlerin en ayrılmaz parçasını oluşturuyor. Fakat, Londra gibi çok-kültürlü, ve dolayısı ile çok-pazarlı, bir kentte ‘ne yenileceği’ sorusu aynı zamanda ‘hangi mutfağın’ seçileceği gibi bir meseleye de işaret ettiği için ‘nereye gidileceği’ne karar vermek bu toplantıların en sorunlu momentini oluşturuyor. Genellikle iki temel kaygı karar almayı zorlaştırıyor. Halen öğrenci olan üyeler için fiyatların bütçeye uygun olması anlaşılır bir önem taşıyor. Diğer yandan üyelerin bir çoğu için helal perhize uygun yiyeceklerin de bulunabileceği bir yerin seçilmesi gerekiyor. Kimi üyeler, helal perhize uygun olsa dahi afiyetlerine dokunabilir endişesiyle yeni bir kuzinel maceraya başlamak konusunda eski üyeler kadar istekli olmayabiliyor.

Deneyimli üyelerin tavsiyeleri, kaygısı olanların genel tercihle uzlaştırılması ve bu sorunlu momentin aşılmasında önemli bir rol oynuyor. Biz zengin menüde göz gezdirmeye henüz başlamışken dernek başkanının “Türk damak tadı”na uygunluğunun altını çizerek günün yemeğini tavsiye etmesi bu kuzinel vesayete işaret ediyor. “Bize yakın” yeme-içme düsturlarından uzaklaşmaya cesaret eden tabakların gece boyunca çeşitli şakalara vesile edilmesi aksi tercihlerin akibetine ilişkin ipucu veriyor. Duruma işin-doğrusu-şudur gibi bir mercekten bakıyor değilim. Uzak Doğu mutfağını tüketmiş bir batılının işkembe çorbası karşısında şaşalaması gibi her kültürden her insan benzeri karşılaşmalar karşısında kavramsal olarak neyi nereye koyacağını bilemeyebilir. Kaldı ki, neyi tüketip neyi tüketmeyeceği tümüyle kişinin kendi tercihidir.

Fakat, derneğin yönetsel meseleleri konuşulurken gündeme gelen bir konu Türklüğe dair bu vesayetin salt kuzinel olmadığına işaret ettiğinde ben de önümdeki tabaktan uzaklaşarak konuşulanlara kulak kabarttım. Dernek yöneticileri siyasi kimliğinden endişe ettikleri ya da niyetinden emin olamadıkları topluluklardan gelen e-postaları tüm üyelere yönlendirmediklerini, bir anlamda sansür uyguladıklarını söylüyordu. Derneğin kadim bir üyesi kaygısını ifade ederken kendisi için önemli tek kıstası “kuvay-i milliye sınırlarına ve cumhuriyet ideallerine saygılı olmak” biçimde tanımlayarak bu sansürün ana hatlarını çizmiş oldu. Türk damak tadına uygun olmayan bir lokmanın afiyetimize muzır olabileceğine ilişkin kaygının uygunluğundan emin olun(a)mayan bir e-postanın Türklüğümüze zeval verebilir olduğuna ilişkin çekinceyle eşleşmesi bu olağan akşam yemeğini benim için ilginç bir izlenceye dönüştürdü.

Her iki durumda da belirli çekinceler doğmasına karşın mideye ilişkin ilk durumun kapsayıcı, zihne ilişkin ikincisinin ise dışlayıcı bir biçimde çözülmüş olması önemli bir ayrıntı olarak belirtmek gerekir. Diğer bir deyişle, tanıdık olması ile tekin olmayan bir e-postanın kurumsal vücuda zerk edilmesi hoş görülmüyor ve ortalama üyelerin dimağ-tadına sunulmadan siliniyor. Fakat, ikinci durumdaysa bir tavuk yemeği tanımadık olmasıyla tekin olmayan bir mutfakta uygun bir damak-tadı arayanlara güvenli bir çözüm olabiliyor. Böylece kafa karıştırıcı bir menü kozmopolit birikimiyle güvenilir birinin kılavuzluğunda afiyete zeval vermeden deneyimlenebiliyor. Meseleye bu açıdan baktığımızda, bu kısa masa başı sohbeti damak-tadı ve dimağ-tadı olarak düşünebileceğimiz yeme-düsturları ve kimlik arasındaki ilişkiyi imlemesiyle bu makaleye vesile oluyor.

Bibliyografya

Anderson, E.N. (2005), Everyone Eats: Understanding Food and Culture, New York University Press.
Featherstone, Mike. (1990), Global Culture: An Introduction in Global Culture: Nationalism, Globalization and Modernity (ed) Mike Featherstone, London: Sage, pp. 1-14.
Gabaccia, Donna R. (1998), We are What We Eat: Ethnic Food and the Making of Americans, Harvard University Press.
Goody, Jack. (1997), “Industrial Food: Towards the Development of a World Cuisine” in Food and Culture: A Reader (eds) Carole Counihan and Penny van Esterik, New York – London: Routledge, pp. 338-369.
Harbottle, Lynn. (2000), Food for Health Food for Wealth: Ethnic and Gender Identities in British Iranian Communities, Berghahn Books.
Jerome, Norge W. (1975), “On Determining Food Patterns of Urban Dwellers in Contemporary United State Society” in Gastronomy: the Anthropology of Food and Food Habits (ed) Margaret L. Arnott, Mounton Publisher, pp. 91-11.
Kalcik, S. (1984) “Ethnic Foodways in America: Symbol and the Performance of Identity” in LK Brown; K Mussell (eds) Ethnic and Regional Foodways in the United States: The Performance of Group Identity. Knoxville: University of Tennessee Press.
Lupton, Deborah. (1996), Food, the Body and the Self, London: Sage Publication.
Zubaida, Sami. (1994), “National, Communal and Global Dimensions” in Middle Eastern Food Cultures in Culinary Cultures of the Middle East (eds) Sami Zubaida and Richard Tapper, London – New York: I.B. Tauris Publishers.

Bu hafta derste “Irk ve Etnisite” başlığını işledik.  Her hafta üç saatlik derslerimizde öğrencilere güncel  örnekler üzerinden bazı temel sosyolojik kavramları öğretmeye çalışıyorum. Bu haftanın payına  da “streotyping/kalıplaşmış düşünce”, “prejudice/önyargı” ve “discrimination/ayrımcılık” düştü. Bu konulara örnekler muhtelif tabi. Ben bir anda öğrencilerin çok da üstüne gitmiş gibi olmamak için  daha çok Amerika’daki siyah/beyaz ayrımını kullanan örnekler kullanıyorum. Eskiden sınıflarım 30 kişi civarı iken “sizce Türkiye’de  ırkçılık var mı?” diye sorar, tartışmayı oraya bağlamaya çalışırdım. Şimdi öğrenci sayısı her sınıfta 6o civarı olduğundan böylesine ağır bir tartışmayı makul düzeyde götürmek bu ölçülerde pek mümkün olmuyor.

Ama gene de daha sudan örnekleri ele alarak bile kayda değer birşeyler yapıyoruz sanırım. Çünkü o bir-iki saatte yapılan ıvır zıvır tartışmanın bile öğrencilerin hayatında kayda değer bir bilgiye dönüşebildildiğini görebiliyorum. Lisede iken ilk kez Mete Tunçay’ın televizyonda bir programda Kurtuluş Savaşı ile ilgili o zamana kadar ömrümde duymadığım şeyler anlattığını duyduğumda ne kadar şaşkınlığa uğradığımı hatırlıyorum. Öğrencilerimin geçtiği yoldan ben de geçtim. Gerçek ile “öğretilen” arasındaki mesafe farkının farkına varmanın bile ne anlama gelebileceğini biliyorum.

Bu girizgah neden? Çünkü bir yandan TC’de ırkçılık nasıl öğretilir, buna kafa yormaya çalışıyorum. TC’de ırkçığımızla yüzleşeceğimiz o kadar çok hadise var ki. Ama bu hadiseleri algılamamızı, konuşmamızı, anlamlandırmamızı sağlayacak geniş katılıma açık bir alan, bir dil yok. O yüzden görüyor ama diyemiyor, duyuyor ama anlatamıyoruz. Benim  “açılım” diye yapacaklarını söyledikleri şeyden  anladığım bu idi. Artık “Müsluman Türkler kimseye zarar vermiş olamaz” diyen bir başbakanın anlamsız sözlerini pas geçip “her toplum bugün oldukları noktaya ancak pek çok acılar tarihinden geçerek gelebilmiştir”i konuşabilecektik. Olmadı, olamadı. Her güzel şey gibi geç bulduk, çabuk kaybettik ama biz onun fikrini bile çok sevdik.

Ki ırkçılık da öyle bir alan ki ona açılımlar yetmez. Kendine devamlı yeni alanlar, yeni eşitsizlikler, yeni ayrımcılıklar yaratır, yeni kurbanlar bulur. Amerika mesela, bu konuda diğer örnek olarak en iyi bildiğim vaka. Bir seviyede müthiş kayda değer bir gelişim.  Köleciliğe dayalı bir geçmişten, tarihin en ilerici toplumsal mücadelelerinden biri olan Sivil Haklar Mücadelesine, oradan da siyah bir başkana. Kimse küçümsemesin, bu büyük bir gelişmedir, her zaman takdire şayan kalacaktır. Ama yani Amerika’nın ırkçılıktaki en geniş fay hattı olan siyah/beyaz ayrımı biraz rahatlar da ne olur? Sahip olunan yapısal dengesizlik aynen kalır, içleri başka ilişkiler, aktörler, örnekler ile doldurulur. Nefretin nesnesi siyah beden gider göçmen gelir, ırkçılık baki kalır.

Ah şu göçmenler! Ne kadar çok yerden çıkabiliyorar. Üstelik hem yeni sorunlar yaratıp, hem de  eskilerini hortlatıveriyorlar. Türkiye’de ırkçılık var mıdır? Ne münasebet! Türk halkı misafirperver, devleti de alicenaptır. Yüzyıllar boyunca üç kıtada nam salmış, tebasına güvenlik , adalet getirmiş bir devletin torunlarının milletidir..dir dir de dir dir.

Canan Arıtman Başbakan’dan böyle bir talepte bulunurken aklından neler geçmiştir acaba? Söz konusu olan onbinler ile ifade edilen bir göçmen grubu iken salt bir kişinin sağlık sorunu ile ilgili olarak  diğerleri hiç yokmuşçasına böylesine –sözde- ısrarcı olmak ona kendisini nasıl hissettirmiştir? Tek bir kişiyi dert etmişçesine görünürken benzer durumlarda olabilecek daha pek çok göçmenin durumunu aklına bile getirmemenin aslında ne kadar ayrımcı  bir istek olduğunu hiç mi düşünemez?  Böyle bir talep ile birleştirilen “Bugün 24 Nisan ve Ermeniler bizi işlemediğimiz bir suçla suçluyor. Biz Türk milletinin ne kadar asil olduğunu; darda, zorda olana nasıl el uzatan bir millet olduğumuzu gösterelim” cümlesi tek taraflı bir üstünlük ifade etmekten başka nedir ki? Umarım birgün böyle bir cümlenin ırkçılık ile niye ve nasıl ilişkilendiğini konuşabileceğimiz bir dilimiz de olur.

Ekleme:

Ve mutlu son olur,  “diğer adı Aydın olan” Arthur oturma iznini alır, Canan Arıtman o akşam huzur içinde uyuyup rüyasında  en sevdiği pistolünü görür, göçmenlerin sorunlarının dermanı da açılım gibi başka bahara kalır.

Ekleme 2:

Ve Arizona’da olanlara en daim ustadan kucak dolusu selamlar yollanır.

„Neden başka yere otur muyorsunuz yeterince yer var dimi?” diye başlıyor kadın, bütün rahatsızlığı, tepişmeleri ve çekişmeleriyle beraber. “Artık rahatsız edilmeden tramvaya bile binilmiyor. Vergilerimizden fayda sağlayanlar en azından münasip davranmalılar. Sanki bizim göreneklerimize uyum sağlamak çok zormuş gibi. Neden herkes buraya gelip duruyor. Sizi davet eden mi oldu?” diye devam ediyor. „Bizim kendi işsizimiz bize yetiyor, bi de bunlar kaçak çalışıyorlar. Sanki kontrol edilebilirmiş gibi, zaten hepsi birbirine benziyor. En azından bize gelmeden önce isimlerini değiştirmeleri istenebilmeli. Zaten başka da bir ipucu yok (…) Bu arada keskin kokuyorsunuz. Tabiki bunu kimse size yasaklayamaz! (…) Sanki Türkler ve İtalyanlar yetmiyormuş gibi şimdi bi de Afrika’nın yarısı geliyor. Hans’ım sürekli söylerdi, birisini bırakırsak, hepsi güruh halinde gelirler. (…) Defedemiycez bunları. Bu şekilde giderse, yakında sadece Türkler, Polonyalılar ve zenciler olacak burda…”.

Bu sözler “Schwarzfahrer” (Kaçak Yolcu) filminden kesitler. Kendini, kendi üzerine notları ‚Nomade mit Heimweh’ (Ev hasreti çeken göçebe)’de „Ich bin ein moderner Nomade“ (Bir modern göçebeyim) olarak tanımlayan Pepe Danquart 1992/93 yılında 12 dakikalık bu filmi belli ki çok da modern olmayan, hatta göçebe olmayan göçmenlere adamış. Film bir kelime oyunu ve ironi üzerine örülmüş, yabancılığı, yabancı düşmanlığını, toleransı ve sessizliği konu eden güzel bir film. „Schwarzfahrer“ iki anlamı içinde barındırıyor ve bu şekilde filmin içeriğine de oldukça güzel uyuyor: kaçak yolcu ve siyah yolcu. Berlin’de bir sokaktan klasik denilebilecek bir görüntüyle başlayan film, başka, o zamanların tipikleşmiş bir karşılaşmasıyla devam ediyor. Yaşlı bir kadın ve afrika kökenli genç bir adamın tramvaydaki karşılaşmaları, bir taraftan Almanya’nın bir yüzünü irdelerken, diğer taraftan belli bir değişmeye ve kuşaklar arası farklılıklara vurgu yapıyor. Burada yaşlı kadın ve genç adam iki ayrı kuşağı, dolayısıyla iki ayrı Almanya’yı sembolize eden figürler. „Göçmen“ – „yerli“ çekişmesinde „yabancı“ya karşı önyargıların kullanıldığı bu film „göçmen“-gündelik deneyimini eğlenceli bir şekilde izleyiciye sunarken bunların altını bir kez daha çiziyor. Sessizliğin ve tepkisizliğin vurgulandığı film sadece diğer taraftan bilindik bütün klişeleri kullanıyor: Eğlence ve agresifliği arka arkaya parlayıveren Türkçe konuşan gençlik.

Bu filmi ilk seyrettiğimde bunca yılın üzerine değişen neler var diye sormaktan kendimi alamadım. Bu sorunun sorulmasıyla da beraber irili ufaklı bir çok örnek, haber ve hatta anı su yüzüne çıkıyor. Artık “göçmen”likten, “göç kökenli” ve hata “türk-alman”, “rus-alman” vb.ne terfi etmiş “göçmen” varlığı hala sosyal ve ekonomik dalgalanmaların, bozuklukların, çıkışsızlıkların günah keçisi durumunda. Yani türk-alman olmak, sadece ve sadece alman vatandaşlık haklarından herkes gibi yararlanmayı getirmiyor beraberinde. Tabiki tablo bu kadar da olumsuz değil, ehh bu yazının amacı ötekileştirmeleri görünür kılmak olduğu için, ağırlığı bir tarafa veriyoruz. Son günlerde Almanya’daki sosyal devletin varlığı ile ilgili meşguliyetlerde göç kökenlileri sıkça olduğu gibi konunun en önemli parçalarından biri haline getirdi. Sosyal devletin en önemli göstergelerinden kabul edilen, eğitime ayrılan bütçe, eğitim kalitesi ve ihtiyaçların giderilmesi ve işsizlik parası Hartz-IV-Tartışmaları kapsamında tekrar düzenleniyor. Sosyal yardımın ve işsizlik parasının ‚tembeller’ için olduğu söyleminin yeniden gündeme gelmesi ile, toplumdaki tembeller ve kültürel olarak tembelliğe yatkınlar yeniden gündemde. Ötekileştirmenin en çabuk su yüzüne çıktığı çatlak.

(Besim Can ZIRH, Mayıs 2008 – Londra)

Hackney Boys: Küresel bir Kentte Yerelleşmeye dair..

Arka Plan

Londra’nın en küçük ilçelerinden biri olan Hackney kentin Kuzey Doğusunda yer alır. Belediyenin internet sitesinde “gerçek anlamda küresel” olmakla kıvanç duyduğu ilçe altı kıtadan onlarca farklı etnik köken ve inançtan gelen 207,000 insana ev sahipliği yapmaktadır. Hackney Türkiye’den gelen göçmenlerin yoğunlukla yerleştiği dört ilçeden biridir ve sahip olduğu nüfusun önemli bir kısmını “Türkçe konuşan topluluklar” (Turkish speaking communities) olarak adlandırılan Türkiyeli Türk ve Kürt ve Kıbrıslı Türk göçmenler oluşturmaktadır.

Türkiye’den Britanya’ya yaşanan göçe ilişkin rakkamlar vererek konuşmak pek mümkün değildir. Türkiye Britanya göç-hattı 1970’lerin başında öğrenim amaçlı ya da siyasi nedenlerle gelen küçük bir toplulukla başlar. 1970’lerin sonuna doğru Doğu Anadolu (Kayseri-Maraş), İç Anadolu (Niğde-Aksaray) ve Orta Karadeniz (Giresun) bölgelerinden gelen küçük göçmen topluluklarla bu kompozisyon çeşitlenir. 1980’lerin ortasına değin bu ülkedeki Türkiyeli göçmen sayısının binlerle ifade edilirken Kıta Avrupa’sındaki olağan göç yollarının kapanmasına koşut olarak yeni bir güzargah olarak keşfedilmiş ve ağırlıklı olarak “iltica” stratejisi ile işlevselleşmiştir. Özellikle 1985 ve 1995 yılları arasındaki on yıllık dönemde yaşanan yoğun iltica dalgaları Britanya’da yaşayan Türkiyeli göçmen toplulukların sayısını ve mizacını belirlemiştir.

Yaşanan göçün ağırlıkla ilticaya dayalı ve belgesiz olduğu düşünüldüğünde bugün halen Britanya’da yaşayan Türkiyeli göçmen nüfusa ilişkin sağlıklı bir verinin olmaması şaşırtıcı değildir. Çeşitli kaynaklar incelendiğinde bu “belgesiz” (undocumented) göcün ebatlarının 120 bin ila 400 bin arasında tahmin edildiği görülmektedir. Gerek yaşanan göçün belgesiz oluşu gerekse de göç sonrası ortaya çıkan kayıt- ve yasa-dışı haller nedeniyle Türkiye-Britanya göç hattı Türkiyeli göçmenler açısından en güvensiz ve en travmatik güzergahların başında gelir.

Görselin Hikayesi

Bu resim İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi’nde bağlama dersini bekleyen gençler arasında çekildi.

Hackney ilçesinin amblemini olan <H> gençlerden birinin ellerinde ifade bulur. Hackney’de yaşayan gençler arasında yaygın olan bu el işareti yerelleşen bir alt kültüre işaret etmektedir. Ellerin ardında ebeveylerden miras anavatan kültürü temsil eden Zülfikar kolyesi parıldar. İki farklı yerele dair olan bu semboller küresel bir spor giyim markasının zemininde bir araya gelerek yeni bir anlam bütünlüğüne ulaşır.

Londra’da alan çalışmamı yaptığım dönemde yaşanan intihar vakaları Türkçe ve Kürtçe konuşan toplumları derinden sarstı. Kürtçe konuşan Alevi toplumun üyesi 11 genç 9 ay gibi kısa bir dönem içerisinde farklı yöntemlerle intihar etti. İntihar vakaları Galler Bölgesi’nde bulunan 39 bin nüfuslu Bridgend kasabasında yaşanan 24 genç intihar vakası ile aynı dönemde yaşandı. Bridgend kasabası intiharları Britanya medyası’nda geniş yer bulurken Londra’da yaşananlar ise sadece tek bir haber ile temsil edildi. Elbette ki bu Türkiyelilere özgü bir durum değildi. İntihar gibi can yakıcı bir meseleyi bir kenara bıraktığımızda dahi, Britanya’nın taşrasında yaşanan hafifmeşrep bir hadisenin Londra merkezine on dakika mesafedeki göç alanlarında yaşanmakta olan ciddi vakalardan daha önemli olabilmesi pek mümkün.

Fotoğrafı bu çerçeveye yerleştirdiğimizde, şöylesi bir okuma yapmak mümkün gözüküyor: El işareti göçmen kökenli gençlerin yaşadıkları yerele dair geliştirdikleri bir aidiyeti imler. Fakat, bu yerelleşme “normalizasyon” ya da “entegresyon” biçiminde tezahür etmez. Zira, bu aidiyet genel “Britanyalı” kategorisine ilişkin değil, el işareti ve “I love Hackney” tişörtlerinin işaret ettiği gibi Londra’nın içinde kültürel bir ada olarak Hackney ilçesine dairdir. Tıpkı Berlin Kreuzberg’de olduğu gibi.

Alevi kültürüne işaret eden çift-başlı kılınç simgesi ise anavatanla olan eğreti ilişikliğin ifadesidir. Tıpkı Hackney yerelleşmesinde olduğu gibi, bu ilişiklik anavatan olarak Türkiye ve bu alana ilişkin aidiyet biçimi olarak Türk ulusal kimliğine olmaktan ziyade ulusal bütünün içinde bir diğer kültürel ada olarak ebeveynlerin memleketi olan Maraş’ın bir ilçesine ve muayyen bir kimlik olarak Aleviliğe dairdir. Böylece Londra’nın bir ilçesi olarak Hackney ve Maraş’ın bir ilçesi olarak Elbistan kendi ulusal bağlamlarından bağımsızlaşarak yerel-aşırı bir düzlemde teğellenir ve küresel bir markanın gölgesinde yeniden anlam kazanır.

Diğer yandan, bu gençlerin yaşadığı travmanın gerek Britanya gerekse de Türkiye medyasında bulduğu kısıtlı alanın işaret ettiği bir başka durum söz konusudur. Zira, bu yerel-aşırılaşma bir çoklarının kutladığı gibi bir genişlik ve ferahlık değil, aksine bir daralma ve bunalma alanıdır. Hem ebeveylerin geldiği hem de doğdukları ülkenin dar kültürel anklavlarında toplumsallaşan bu kuşak için iki-yerelde iki-dilsiz olma hallerini teskin etmenin tek yolu küresel marka ve bu simgelerin işaret ettiği kültür biçimlerinin zahmetsiz anlam bütünlüklerine sığınmak biçiminde ortaya çıkar. Ebeveylerin kültürel bir yozlaşma olarak gördükleri Rap ve Hip-Hop ve dolayısıyla gangsta biçim ve haller aynı mahalleri paylaşan farklı kültürlerden gelen gençlerin ortak diline dönüşür.

Diğer yandan, bahsi geçen yerel-aşırılaşma göçmenin gündelik yaşamına ilişkin bir güvence değildir. Zira, oğlunu kaybeden bir annenin ağıtı her iki evinde de duyulmaz olur. Evlerden biri “gerçek anlamda küresel” bir ilçe olsa dahi…

Fotoğraf, Besim Can ZIRH, Mayıs 2008 – Londra

(Fotoğraf ve Metin Oxford – Compas Göç Fotoğrafları Yarışmasında – 2009 üçüncülük ödülü almış ve ilintili dört diğer fotoğraf ile Mart 2010 tarihinde düzenlenen Göç Deneyimleri konulu fotoğraf sergisinde yer almıştır.)

Ulus-devletler günümüzde önceki zamanlara göre çok daha fazla göç ile imtihan olmakta. Dünya üstündeki göçmenlerin sayısı çoğu ülkenin nüfusunun üstünde. Göçmen çocuklarını, hatta torunlarını, dahil ettiğimizde göçün bir ülkeden başka bir ülkeye hareket ediş görüngüsünden çok daha fazlasını ihtiva ettiğini tekrar tekrar hatırlayabiliriz. Lakin hala devletlerin ve devlet-vatandaş ilişkisi üzerinden vatandaşların göçmene ve göç arkaplanı olanlara ayrımcılığının yerlebir edilemediğini esefle izlemeye devam ediyoruz.

Vatandaşlık hakkını kan üstünden tanımlama geleneğinin (Jus sanguinis) en belirgin temsilcisi olan Federal Almanya Cumhuriyeti, bu konuda taviz vererek ülke sınırları içinde doğma üstünden (Jus soli) de hakkın oluşabileceğine kani olmaya meğletmekte. Yine de göç ülkesi olduğunu bu kadar geç kabullenmesi ve hala çifte vatandaşlık hakkını kabullenememesi bize göç ile imtihanında yolun başında olduğunu da gösteriyor.

Zaten bazıları yaşadıkları ülkede vatandaşlık hakkı alsalar bile, hatta vatandaş olarak doğsalar bile ayrımcılık bitmiyor. Spiegel’de 9 Şubat 2010’da yayınlanan haberde Türkiye kökenli yüksek eğitimli Alman vatandaşlarının ne gibi ayrımcılıklara uğradıklarının altı çiziliyor. Aynı okullardan aynı notlarla mezun olan Tobias’ın Serkan’a göre iş bulma konusunda yüzde 24 daha şanslı olduğunu gözler önüne seriyor. İlgili başka bir habere de konu olan Almanya’daki Türkiye kökenli yüksek eğitimliler hakkındaki araştırmanın sonuçlarına göre, ayrımcılıktan dolayı yüksek eğitimli göç arkaplanlıların yüzde 38’i Türkiye’de iş bulmaya karar veriyor.

Bu yazının başlığı, “Ben size vatandaş olamazsınız demedim, …”, Spiegel’deki bir diğer haberde geçen bir işverenin şu sözlerinden evrilmiştir: “Üç tane Alman pasaportuna sahip olabilirsiniz, benim için Türk olarak kalacaksınız.”(“Sie können drei deutsche Pässe haben, für mich bleiben Sie ein Türke.”). Almanya’nın özellikle son yarım asırlık aldığı göç ile imtihanı daha uzun sürecek gibi…

Geçen ay Great Russel Street üzerinde bulunan Sendika merkezinde London Organiser Network (LON) tarafından ayda bir düzenlenen „Göçmen İşçilerin Örgütlenme Tecrübeleri“ konulu bir toplantıya katıldım. Sendika çalışanları ve üyelerinin katıldığı bu toplantılarda „örgütleme“ bakış açısı ile yeni bir sendika hareketine katkıda bulunmak isteyenler bir araya geliyorlar. Yaklaşık olarak 40 kişinin katıldığı bu toplantıda, New York merkezli Workplace projesinin kurucularından olan Jennifer Gordon, göçmen işçilerin sosyal hak mücadeleleri üzerine deneyimlerini aktardı.

Konuşmasına İngiltere ve Amerika arasındaki göçmen işçilerin statü farkını anlatarak başlayan Jennifer, Amerika’da çoğu Latin Amerika ülkelerinden gelmekte olan 12 milyonun üzerinde kağıtsız göçmenin yaşadığını belirtti. Bu sayı toplam çalışan nüfusun yüzde beşini oluştururken; tarım sektöründe toplam çalışan sayısının yüzde ellisini, gıda üretimi ve temizlik gibi sektörlerde ise yüzde yirmi beşini geçmekte.

Amerika’da kağıtsız işçiler, statülerinin belirsizliğine rağmen asgari ücret ve sağlık sigortası gibi temel haklara sahipken, işşizlik sigortası gibi diğer sosyal haklara sahip değiller. Sınır politikaları, iş yeri kontrolleri, polis baskısı, göçmenliği bir ‘güvenlik’ sorunu olarak tanımlayan baskın söylemler ve sosyal kurumların bu kişilere yönelik politika üretmemeleri, göçmenlere dair ‘görünmezlik’ politikalarını yeniden tanımlarken, kağıtsız göçmenler için farklı ‘hak rejimi politikalarının’ oluşmasına yol açıyor.

Bunun en somut örneği; işverenlerin, haklarına sahip çıkmak isteyen işçilere karşi “sınır polisine haber veririm” kozu ile bir korku politikası yaratırken, sendika ve diğer sosyal kurumların bu alanlarda sessiz kalması ve bunun bir çaresizlik durumunun ortaya çıkmasına yol açıyor olması. Ödenmeyen maaşlardan tutun da, kötü ve sağlıksız çalışma koşulları buna örnek olarak verilebilir. Burada temel soru, göçmenlerin sahip olduğu hakları nasıl işlevsel kılabilecekleri ve hangi örgütlenme biçimlerinin göçmenlerin mücadelesinde etkili olacağıdır.

Bu verilerden yola çıkarak, Jennifer Gordon, konuşmasında kendi mücadele deneyimlerini anlattı. Derneği kurduklarında amaçlarının demokratik işleyen ve şeffaf  yapısı olan bir örgütlenme biçimi kurmak istediklerinin altını çizen Jennifer, amaçlarının kağıtsız çalışanlara iş hayatı içinde sahip oldukları haklara dair hukuki destek vererek, örgütlenmenin önünü açacak yöntemler geliştirmek olduğunu belirtti.

Kendi deneyimlerini anlattığı çalışma, New York eyaletinde Long Island adasında genel olarak refah düzeyinin yüksek olduğu bir semtte, göçmenlerin ağırlıklı olarak ev içi hizmet ve inşaat sektöründe veya gündelik işçi olarak çalıştıkları yerde geçiyor. Dernekteki çalışmalara ilk etapta İspanyolca olarak Amerika’da işçi tarihi ve işçi hakları üzerine seminerler vererek başlanmış ve göçmenlerin kağıt üzerinde güvenlik, sağlık ve asgari ücret gibi konularda sahip oldukları hakları öğretilip, tartışılmış. Sahip olunan haklar bazında kendi çalışma koşullarını betimleyen işçiler, gerçek ile kanunun sunduğu çerçeve arasındaki fark gözler önüne serildiğinde, “peki ne yapılabilir” sorusunu ortaya atmışlar. Kanunların uygulamaya konulması sırasında gücün önemli bir faktör olarak ortaya çıkmasının tartışılması ile başlayan bu süreçte, hangi örgütlenme süreçlerinin başarılı olacağı tartışılmaya başlanmış.

Örgütlenme süreçlerine örnek olarak, sokak başında bekleyen gündelik işçiler için her sabah bir calışan/aktivistin gidip ortaklaşa bir gündelik fiyat belirlenmesine katkıda bulunduğu  ve bu sayede sokakta bekleyen işçilerin birbirleriyle fiyat rekabatine girmesinin önlendiği verildi. Diğer bir örnek ise eviçi hizmet sektöründe çalışan işçiler için, iş bulma ajanslarına baskı yaparak çalışanlar için uzun süreli iş sözleşmesi yapılması olmuş.

5 yıl içinde üye sayısı 500 kişiyi bulan dernekte, çalışanların iş yerindeki haklarını arama dışında, eyalet düzeyinde yeni bir yasa çıkarılması için de başarılı  bir kampanya düzenlenmiş. Çalışmaların meyvelerinin toplandığı diğer bir alan ise bu konuda sendikaların değişen tutumu olmuş: 1990’lı yıllar boyunca kaçak işçilere karşı mesafeli duran Sendika yönetimleri, 2000’li yılların başından itibaren özellikle tarım, gıda üretimi ve temizlik gibi sektörlerde kaçak işçilere ulaşmadan işçileri örgütleyemeyeceğini anlayınca, bu tip derneklerin elde ettiği başarıları da göz önünde bulundurarak bu konuyu sahiplenmeye başlamış. Almanya’da benzer örnekleri olan hak mücadelelerini bir başka yazıda ele alacağım.

Yakınlarda gazetelerde yayınlanan bir haber bana tekrar  Türk medyasının, Türkiye’ye çalışma amacı ile gelen kadınları nasıl sadece kısıtlı birkaç anlatı üzerinden görmeye inat ettiğini hatırlattı.  Bu haber vesilesi ile hızlıca bu anlatıların üzerinden gidelim:

Öncelikle iki ana başlığımız var: Suç bağlantılı haberler ve işçi olarak göçmen kadınlar:

Suç temalı haberler de iki ana başlık altında yoğunlaşıyor:

1) Zorla tutulan, kandırılan, seks kölesi yapılan kadınlar: Bu varolan anlatılar arasında en eskisi, bir klasik. “Kadınlar kendi istekleri, biliçleri ile göç etmeyi beceremezler ama pek çok zaman şiddete uğrar, kurban durumuna düşerler” temasının binbir yorumu.

2) Hırsızlar:  Türkiye’ye her nasıl ise gelmiş, ama yanında çalıştığı patronunun zenginliğine göz dikmiş, çalıp çırpıp sonra da kaçmaya çalışan kötü niyetliler. Neyse ki güvenlik güçlerimiz buna izin vermez, onları bulur derhal yakalar, kötüler de hakettikleri cezayı çekerler.

Bu iki hikaye göçmen kadın işçiler üzerinde yapılmış haberlerin belki de %90′ını oluşturur. Ama haksızlık etmeyelim, göçmen kadınları göçmen ve işçi olarak görebilen haberler de yapılmıyor değil.  O tür haberleri de kendi içlerinde şöyle ayırmak mümkün:

3) Amele pazarları: Laleli’deki birkaç otoparkta iş bekleyen kadınların “inanılmaz” hikayeleri. “Hiç çocuk bakıcısı amele pazarında iş bekler mi?”, ya da “Kadın aslında doktormuş, kalkmış buraya bu işi yapmaya gelmiş, vay be” alt metinli çeşitli haberler.

4) Ermeniler:  Türkiye’nin alicenaplığı, “düşmanı” ile bile ekmeğini paylaşmaya hazır oluşunu anlatan, “aslında onlar burayı oradan çok seviyorlar, ah işte Türk’ün gücü” temalı hikayeler.

Bunlar dışında bu konuda bir haber gören beri gelsin!

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.